Bild vergrößern

Müslümanin Kendisiyle İmtihaninda TASAVVUF

2,00 
Müslümanın Kendisiyle İmtihanında TASAVVUF Tasavvuf; aşk ile yaşanan îman, vecd ile îfâ edilen ibadet ve şevk ile tatbik edilen davranış güzellikleridir. Yani nefsin ihtiraslarını bertarâf ederek, dîni, rûhâniyetine uygun bir sûrette yaşayabilme gayretidir. *** Tasavvuf; Kurʼân ve Sünnet’i duygu derinliği içinde, sır ve hikmetlerden nasîb alarak yaşamaktır. Kurʼân ve Sünnet’in dışına taşan her hâl, kāl […]

34 vorrätig

Auf die Wunschliste
Auf die Wunschliste

Beschreibung

Müslümanın Kendisiyle İmtihanında TASAVVUF

Tasavvuf; aşk ile yaşanan îman, vecd ile îfâ edilen ibadet ve şevk ile tatbik edilen davranış güzellikleridir. Yani nefsin ihtiraslarını bertarâf ederek, dîni, rûhâniyetine uygun bir sûrette yaşayabilme gayretidir.

***

Tasavvuf; Kurʼân ve Sünnet’i duygu derinliği içinde, sır ve hikmetlerden nasîb alarak yaşamaktır. Kurʼân ve Sünnet’in dışına taşan her hâl, kāl ve davranış bâtıldır. Bu hakîkati ifâde etmek için de; “Pergelin sabit ayağı şerîattir.” denilmiştir.

***

Tasavvuf; mârifetullah ikliminde mesafe katetme yoludur. Yoksa sadece dünyadan el-etek çekmek, sarık ve cübbeye bürünüp muayyen bir evrâd ve ezkârla iktifâ etmek değildir.

***

Yûnus Emre Hazretleri, tasavvuf yoluna girip de onun usûl ve erkânına riâyet etmeyen ve hakîkat yolculuğunu yanlış telâkkî edenlerin durumlarına son derecede üzülmüş ve onları, yani müteşeyyihleri ve mukallit müridleri şöyle îkaz etmiştir:

Dervişlik dedikleri hırka ile taç değil,
Gönlün derviş eyleyen hırkaya muhtaç değil!

***

Dervişlik olaydı tâc ile hırka,
Biz dahî alırdık otuza kırka…

***

Büyük mutasavvıflar buyururlar ki:
“Tasavvuf bir hâldir, ancak tadan bilir!..”

ÖNSÖZ

Biz âciz kullarını yoktan var eden, insanoğlunu bütün mahlûkat için­de zirve teşkil edecek bir sûrette “ahsen-i takvîm” üzere yaratan, ona rû­hundan üfleyerek ulvîliklere yükselme istîdâdı bahşeden, gönderdiği hidâyet rehberi kitap ve peygamberlerle bizleri hakka ve hayra istikâmetlendiren Allah Teâlâ’ya, sonsuz hamd ü senâlar olsun!
Kâinâtın Fahr-i Ebedîsi, Peygamberlerin Serveri, Âlemlere Rahmet, beşeriyete emsalsiz örnek şahsiyet, bu cihanda en büyük istikâmet rehberimiz, kıyâmet gününde ise şefâat melceimiz, Sevgili Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Mustafâ’ya, O’nun pâk âilesine ve güzîde ashâbına sonsuz salât ü selâmlar olsun!
Yüce dînimiz İslâm, bir inanç sistemi olduğu kadar, aynı zamanda bir hayat nizâmıdır. Dış dünyamızı ve zâhirimizi bir nizâma kavuşturduğu gibi, iç dünyamızı ve kalbî hayatımızı da tanzim eder.
İslâm’ın hedeflediği “kâmil bir mü’min” olabilmek için, muhteşem dînimizi; şekil ve ruh, madde ve mânâ, zâhir ve bâtın bütünlüğüyle idrâk edip yaşamaya çalışmamız zarurîdir.
Tasavvuf da, mü’minlerde bu bütünlüğün kazandıracağı olgunluğu hedefleyen, Rabbânî bir terbiye yolculuğudur.
Kur’ân ve Sünnet’in tebliğ ve irşâdıyla dış dünyamızı tanzim ederken, kalplerimizi de yoğurup hamlıktan ve nâdanlıktan kurtararak kemâle ulaştıran bir eğitimdir.
Yani tasavvuf; “kâmil bir müslüman” ve “tak­vâ ehli bir mü’min” şahsiyeti­nin inşâ edildiği, mâ­ne­vî bir müessesedir.
Tasavvuf; Cenâb-ı Hakk’ı “mutmain bir nefs” ve “selîm bir kalp” ile idrâk etmek sûretiyle; ilmi irfâna, taklidi tahkîke, îmânı ihsan ufkuna yükselt­me gayretidir.
Mâsivânın, yani Allah’tan uzaklaştıran her şeyin, nefsi cezbeden tuzaklarından takvâ zırhıyla korunarak, kalbi dâimâ “Allah ile” kılabilme hassâsiyetidir.
Zira âyet-i kerîmede:
وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ
“…Nerede olursanız olun O (Allah) sizinle beraberdir…” (el-Hadîd, 4) buyrulmaktadır.
Tasavvuf; son nefesi îman selâmetiyle verebilmek için, bütün nefesleri, yani duygu ve düşüncelerle amelleri, Hakk’ın rızâsına göre tanzim edebilme mücâdelesidir.
Tasavvuf; bir irfan mektebidir. Ki bu mektebin muallimleri, Rasûlullah Efendimiz’e vâris olmuş, Hak dostu ve ârif mürşid-i kâmillerdir. Onlar, nebevî ahlâk, irşad ve davranış güzelliklerinin, zamanlara yayılmış zirve temsilcileridir.
Bu mâneviyat rehberlerinin en mühim vazifesi ise, kişiye nefsi­ni tanıtmak ve bir vicdan muhâsebesi hassâsiyetini kazandırmaktır. Böylece, imtihan olunmak üzere, hayra da şerre de meyledebilecek vasıfta yaratılan insanın, nefsânî temâyüllerini asgarîye indirerek, âzamî sûrette hakka ve hayra yönelmesini sağlamaktır. Bunun neticesinde ise ilâhî kudret ve azamet karşısında nefsin hiçlik, yokluk ve acziyetini idrâk ettirmektir. 
Nitekim, Yaratıcı karşısındaki mevkiini idrâk etmek, haddini bilmek mâhiyetindeki kendini tanımakla başladığı içindir ki; 
مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ
“Nefsini bi­len, Rabbini bilir!” buyrulmuştur.
İşte bu idrâke nâil olmak ise; nefsâniyetin bertarâfı, rûhâniyetin inkişâfı yolunda son nefese kadar devam edecek, sulhü olmayan, derûnî bir cihâdı gerekli kılar.
Kul, nefs denilen sırlarla dolu bu kuvveti, ehil zâtların rehberli­ğinde birtakım disiplinlerle terbiye etmelidir. Böylece onu, Hak yolcu­lu­ğunun en güçlü terakkî/ilerleme vâsıtası hâline getirmelidir. İlâhî kudret nakışları ve azamet tecellîlerinin tefekküründe derinleşerek gönül dünyasını ilâhî hikmetlerle müzeyyen hâle getirmelidir.
Hak dostlarından Ebû’l-Hasan Harakànî Hazretleri; “Sulh bütün halkla, cenk ise nefisledir.” buyurarak halkla iyi geçinmenin ve Hakk’a yaklaşmanın en güzel yolunu ifâde etmişlerdir.
Bu yönüyle de tasavvuf, ferdiyetçiliği, hod­gâm­lı­ğı, nefs plânında yaşamayı reddedip, diğergâm, fe­da­kâr, gayret-i dîniyye sahibi, hizmet ehli bir mü’min olmayı tâlim ve telkin eder.
Yani tasavvuf; “Müslümanın Kendisiyle İm­ti­hanı”nda, nefsindeki menfîlikleri bertaraf etme ve kendini aşma gayretidir. Gönülleri, bütün mahlûkâtın, içinde huzur bulduğu bir rahmet der­gâ­hı kılarak; insanı, elinden, dilinden, hâlinden ve kàlinden istifâde edilen, hayırlı bir insan, yani “kâmil bir mü’min” kılabilme cehdidir.
En mühimi de tasavvuf; hayatı baştan sona, Pey­gamber Efendimiz’in yaşadığı gibi, îtidâl, mu­vâzene ve istikâmet üzere yaşayabil­me azmidir. Zira O, ideal bir rehber ve emsalsiz bir örnek şahsiyet olarak, Cenâb-ı Hakk’ın beşeriyete en müstesnâ armağanıdır. Rasûlullah r Efendimiz’in bütün hâl ve davranışları, ashâb-ı kirâm tarafından müşâhede ve ifâde edilerek bize kadar intikal ettirilmiştir. Yüce Rabbimiz’in Kur’ân-ı Kerîm’i, bir harfi bile tahrife uğramaksızın devam ettirmesi gibi büyük bir lûtuf olan Peygamber Efendimiz’in bütün davranışları da, kâmil bir insan olabilmek için ölçü alınması gereken en müstesnâ hazinedir. Zira Yüce Rabbimiz, âyet-i kerîmede:
مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ اَطَاعَ اللّٰهَ
“Kim Rasûl’e itaat ederse Allâh’a itaat etmiş olur.” (en-Nisâ, 80) buyurmuştur. 
İşte tasavvuf da:
“Kişi sevdiği ile beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96) hadîs-i şerîfi muk­tezâsın­ca, hayatın her safhasında Allah Rasûlü’yle fikriyat ve hissiyat, hâl ve fiil beraberliği içinde olabilme, zâhiren ve bâtınen Peygamber Efendimiz’e -istîdâdımız nisbetinde- benzeyebilme gayretidir.
Uzun asırlar boyunca bu ölçülerle hayat sürmüş olan milletimi­zin, her ferdini “Mehmetçik” yani “Küçük bir Muhammed” olarak isimlendirmiş olması da, bu anlayışın bir neticesidir.
Çünkü İslâm’ın özü olan tasavvuf; Allah Ra­sû­lü’nün kalbî hayatını, kalbimize nakşedebilme, O’nun gönül dokusundan hisse alabilme, O’nun ahlâkıyla ahlâklanma, şahsiyetimizi O’nun haslet ve vasıflarıyla tezyîn edebilme eğitimidir.
Velhâsıl tasavvuf; Kur’ân ve Sünnet’i kalbî derinlikle idrâk edip aşk ve vecd içinde yaşama gayretinden ibârettir.
Fakat günümüzde her sahada olduğu gibi, tasavvuf mevzuunda da akılları karıştıran, gönülleri bulandıran pek çok mesele karşımıza çıkıyor:
Bir tarafta İslâm tasavvufunu bütünüyle reddeden aşırılıklar; bir tarafta ise tasavvuf adı altında birtakım yanlışlıklar ve bunların muta­assıbâne taraftarları olan câhiller… Yani ifrattakiler, tefrittekiler… Tasavvuf çerçevesi içine sokulmak istenen ve şerîati göz ardı eden bid’at davranışlar, bâtıl telâkkîler…
Sâlih amellerde bulunmadan, Allah yolunda bir gayret göster­meden, çile çekmeden, haramlardan korunmadan; ebedî kurtuluş için tasavvufî bir kisve altında birtakım hayal ve beklentilere kapılanlar… 
Sâlih ve sâdık zâtların hâliyle hâllenmeden, sırf kuru bir muhab­bet iddiâsıyla; “falan zât benim elimden tutar, o beni kurtarır” gibi nefsânî tuzaklara yem olanlar… Veya bağlandığı şahsa muhabbette ileri giderek onu putlaştırmaya kalkışanlar… Peygamberlerde bile “zelle” denilen gayr-i irâdî hatâ varken, böyle insanların sözlerini, âyet ve hadîslerle mîzân etmeden, körü körüne kabûl edenler ve bu sûretle tasavvuf düşmanlarına sermâye olanlar…
“…Sakın şeytan, Allâh’ın affına güvendirerek sizi kandır­masın!” (Lokmân, 33) îkâz-ı ilâhîsine kulak tıkayıp, tasavvufî üslûbun engin müsâmaha/hoşgörü iklîmini yanlış yorumlayarak, nefsânî bir kolaycılığı benimseyenler…
Tasavvufî bir görünüşe bürünerek, resim ve fotoğraflarla mânevî arayışlara girenler, şer’î esaslara mugâyir olsa bile rüya ve ilhamlarla amel edenler… Asıl gâyeyi unutarak, keşif, kerâmet, zuhûrat ve sünûhat peşinde koşanlar vs…
Diğer taraftan tasavvufu reddeden; râbıtayı, tevessülü, kabir ziyaretini yanlış telâkkîlerle şirk sayan tekfirci gürûh…
Tasavvufa yöneltilen îtirazların temelinde ise umûmiyetle şu iki sebep dikkat çekmektedir:
Birincisi; tasavvufun hakîkatinden uzak ve bîhaber kalmak…
İkincisi ise; tasavvufun bâzı ehil olmayan, câ­hil­ler tarafından yanlış tatbik edilişini ön plâna çıkarıp bunu bütün tasavvuf erbâbına mâl etmek…
Velhâsıl bugün pek çok bâtıl fikir ve telâkkî, maa­lesef zihinleri ve gönülleri bulandırıyor. 
İşte bu noktada bâzı tasavvufî kavramların doğru bir muhtevâ ile yeniden târif edilmesi, yanlışların doğrulardan tekrar ayıklanması zarûreti hâsıl oluyor. Günümüzün umûmî manzarasını göz önüne aldığımızda, dînî duygularda makbul olan îtidâl, denge ve istikâmet ölçülerini ortaya koymak, mühim bir mes’ûliyet meselesi hâline gelmiş bulunuyor.
Kıymetli okuyucularımız!
Elinizdeki bu kitapçıkla, Altınoluk Dergimiz’de bir süredir neşredilen “Tasavvuf, Kur’ân ve Sünnet’le Kemâle Ermektir” adlı yazı serisini, yeni bir tasnifle, siz okuyucularımızın istifâdesine sunmuş bulunuyoruz.
Bu mütevâzı eserde, İslâm tasavvufunun hayâtî lüzûmunu ifâde sadedinde, ilgili şer’î kıstaslara dikkat çekmeye çalıştık.
Kul olarak Rabbimiz’le münâsebetlerimizin hangi kalbî kıvam­da olması gerektiğini tebârüz ettirme gayretinde bulunduk.
Mânevî terbiye yolculuğuna çıkanların, rehberleri olan mürşid­leriyle münâsebetlerinin en sahih ölçülerini dile getirmeye çalıştık. Yine bu münâsebetlerde haddi aşan muhabbet ve bağlılıkların, insanı nasıl taassup ve taşkınlıklara sürükleyebildiğine, yani ayakların kaydı­ğı bâzı tehlikeli noktalara dâir îkazlarda bulunmaya gayret ettik.
Velhâsıl; dînî duygularda muvâzenenin, mutlakâ şer’î ölçülere riâyet hassâsiyetini kazanmakla mümkün olduğu hakîkatini, tekrar tekrar ifâde etmeye çalıştık.
Cenâb-ı Hak, muhteşem dînimizi doğru anlayıp râzı olduğu şekilde yaşamayı nasip ve müyesser eylesin. Hislerimizi, fikirleri­mizi, niyet ve amellerimizi rızâsıyla te’lif buyursun. Bizleri lûtf u keremiyle af ve mağfiretine, rızâ ve rahmetine nâil eylesin!
Âmîn!..

    Osman Nûri Topbaş
    Kasım 2014
    Üsküdar

Zusätzliche Informationen

Manufacturer

Erkam Yayinlari

Bewertungen

Es gibt noch keine Bewertungen.

Schreibe die erste Bewertung für „Müslümanin Kendisiyle İmtihaninda TASAVVUF“

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert

*

Scroll